FİNCANA BİR KADER LAZIM

FİNCANA BİR KADER LAZIM
İpucu: metinden bir bölüm seçip düğmeye bas.

FİNCANA BİR KADER LAZIM

Bir fincan kırıldı. Üç kişi anlamını açıkladı, kimse süpürgeyi getirmedi.

Biri nazar dedi, biri işaret. Üçüncüsü her şeyin bir sebebi olduğunu söyledi. Haklıydı. Fincanı masanın kenarına koymuştum, dirseğim çarpmıştı. Fakat açıklamam kimsenin ilgisini çekmedi. Anlaşılan bir fincanın kırılması için dikkatsizlik fazla sıradan bir sebepti.

Üstelik fincanın kendisi de pek matah bir şey değildi. Kulpu hafif çatlak, dibinde çıkmak bilmeyen kahve lekeleri vardı. Yıllardır her sabah elime aldığım sıradan bir eşyaydı. Parçalanınca geçmişi, geleceği ve evrenle ilişkisi tartışılmaya başlandı.

Zavallı, sağlamken bunca ilgi görmemişti.

Artık hiçbir şey kendi hâlinde yaşanamıyor. Bir olayın ya mesajı olacak ya dersi ya da insana kazandırdığı bir erdemi. Otobüsü kaçırıyorsun, kader seni bir felaketten korumuş oluyor. Yağmura yakalanıyorsun, gökyüzü ruhunu temizliyor. Birinden kazık yiyorsun, hayat sana insanları tanımayı öğretiyor.

Peki hayatın öğretmenlikten haberi var mı?

Üstelik ne tuhaf bir eğitim sistemi! Önce insanı dolandırıyor, sonra adına tecrübe diyoruz. Sınıfta kalsan da geçsen de sınav ücretini sen ödüyorsun.

İnsanın başına gelen her kötülüğün ardından görünmez bir teselli komisyonu toplanıyor sanki. Üyeleri belli değil, toplantı saati yok. Fakat kararlar daima oy birliğiyle alınıyor.

İşten çıkarıldın mı? Daha iyisi seni bekliyordur.

Sevgilinden ayrıldın mı? Demek ki doğru insan değilmiş.

Bir dostun seni aldattı mı? İnsanları tanımayı öğrenmişsindir.

Bütün bunları yaşayan kişi biraz öfkelenmek, ağlamak ya da hiçbir şey öğrenmeden gününü bitirmek isterse işler karışıyor.

İnsan artık üzülürken bile verimli olmak zorunda.

Kırgınlığından olgunluk, kaybından bilgelik, başarısızlığından başarı çıkarmalısın. Başına kötü bir şey geldiyse elinde en azından bir kazanım belgesi bulunmalı.

Yoksa onca acı boşa mı çekildi?

Geçenlerde bir arkadaşım işten çıkarıldığını anlattı. Ağzımdan ilk çıkan söz, “Hayırlısı olsun,” oldu.

Söyler söylemez içim rahatladı.

Arkadaşımınki rahatlamadı.

Çantasından küçük bir defter çıkardı. Kira, elektrik, mutfak masrafı… Hepsini alt alta yazmıştı. Rakamların karşısına bakarken kendi sözümden utandım. Bir insanın gelecek ay ne yiyeceğini hesapladığı masada, kaderin gelecek yıllara ilişkin planlarından söz etmek epey kolaydı.

“Son maaşını yatırdılar mı?” diye sordum.

“Hayır.”

Sonraki yarım saat şirketin muhasebe servisini aradık. Evrenin niyetini öğrenemedik. Muhasebeciye de ulaşamadık.

Ama en azından aradığımız kişinin bir telefon numarası vardı.

İnsanın kendi acısına anlam aramasını küçümsemiyorum. Ben de zaman zaman başıma gelenleri rastlantı saymak istemiyorum. Bir işim ters gidince bunun beni başka bir kötülükten koruduğunu düşünüyorum. Güzel bir tesadüfle karşılaşınca hayatın bana göz kırptığına inanıyorum.

Evrenin kendisinden konuyla ilgili bir açıklama gelmedi.

Gelirse kendisine birkaç itirazım olacak. Özellikle önemli haberlerini neden kaçırılan otobüsler, kaybolan anahtarlar ve kırılan bardaklar aracılığıyla ilettiğini merak ediyorum.

İşin kötüsü, başkalarının batıl inançlarına gülerken kendi uğurlarımı koruyorum. İnsan kendi çelişkilerine karşı epey anlayışlı davranıyor. Başkasının rastlantısını saçma bulup kendininkini kaderin ince hesabı saymakta üstümüze yok.

Yine de insanın kendine söylediği teselliyle başkasının acısına biçtiği anlam arasında fark var.

Birine haksızlık edildiğinde hemen ne kadar olgunlaştığını konuşmaya başlıyoruz. Kötülüğü yapanın adı aradan kaynayıp gidiyor.

Neredeyse kendisine teşekkür belgesi düzenleyeceğiz.

“Sayenizde arkadaşımız kendini tanıdı, sınırlarını öğrendi, hayata başka gözle bakmaya başladı. Emeğiniz için teşekkür ederiz.”

Böyle bir tören düzenlenirse katılmayacağım.

Çünkü kimi insanların bize kazandırdığı tek şey, kendileriyle yeniden karşılaşmama isteği.

Bunun için alkış tutmak istemiyorum.

Kaldı ki herkes başına gelenlerden memnun ayrılmak zorunda mı? İnsan bazen kaybeder. Yanılır. Haksızlığa uğrar. Bazen de hiçbir sebep yokken talihsiz bir güne uyanır. Akşam yatağına girdiğinde ne bilgeleşmiştir ne de eskisinden daha iyi biridir.

Sabah yine kalkar.

Fakat bütün bunları söylerken kendimi de bu alışkanlığın dışında tutamıyorum. Bir arkadaşım derdini anlatırken bazen onu dinlemek yerine vereceğim cevabı düşünüyorum. Sessizlik uzadığında hemen doldurmak istiyorum. Sanki karşımdaki insan üzülürken benim de mutlaka işe yarar bir cümle kurmam gerekiyormuş gibi.

İyi niyetin insanı ne kadar konuşkan yaptığına şaşıyorum.

Neyse, mutfaktaki fincana dönelim.

Bunca tartışmanın ortasında zavallının parçaları hâlâ yerde duruyordu. Birisi nazardan söz ederken diğeri evdeki enerjinin değiştiğini anlatıyordu. Üçüncü kişi, kırılan eşyanın bir kötülüğü uzaklaştırdığına inanıyordu.

Fincan iyice kahramanlaşmıştı.

Bir süre sonra kendisi için anma töreni düzenlememizden korktum.

“Süpürge nerede?” diye sordum.

Kimse cevap vermedi.

Anlaşılan hayatın gizemlerini çözmek, kırık porselen toplamaktan daha cazipti.

Süpürgeyi getirdim. Herkes ayaklarını kaldırdı. Parçaları toplarken fincanın dibindeki küçük mavi çiçeği gördüm.

Alırken üzerindeki çiçeği beğenmiş miydim, hatırlamıyordum. Hangi dükkândan aldığımı da unutmuştum. Kulpu hangi gün çatlamıştı, onu da bilmiyordum.

Yine de elimdeki parçaya bakarken içim burkuldu.

Bir insanın eşyalara alışması ne garip. Her sabah aynı kulptan tutmuşum. Kahvemi bitirince lavaboya bırakmışım. Yıkayıp yerine kaldırmışım. Hiçbir sabah karşısına geçip ne kadar sevdiğimi söylememişim.

Zaten söylesem fincan ne anlayacaktı?

Tam o sırada arkamdan bir ses yükseldi:

“Boş ver, yenisini alırsın. Hem bunda da bir hayır vardır.”

Dönüp baktım.

“Vardır,” dedim. “Artık dört fincan yıkayacağım yerde üç fincan yıkayacağım.”

Kimse gülmedi.

Galiba kaderin planlarıyla alay edilmesinden hoşlanılmıyordu.

Kırıkları çöpe döktüm. Tezgâhı sildim. Dolaptan başka bir fincan çıkardım. Daha büyüktü, kulpu sağlamdı. Üzerinde çiçek de yoktu.

Kahvemi doldurup masaya oturdum.

Kimse kırılan fincandan söz etmiyordu artık. Konu değişmişti. Birinin komşusu taşınmış, diğerinin yeğeni evlenmeye karar vermişti. Az önce evrenin mesajlarını yorumlayan insanlar şimdi düğün salonlarının fiyatlarını tartışıyordu.

Ben de katıldım.

Bir ara fincanımı masanın kenarına bıraktığımı fark ettim. Kendime doğru çektim. Sonra bu hareketimden bir ders çıkarmam gerekip gerekmediğini düşündüm.

Vazgeçtim.

Kahvem soğuyordu.

Üç gün sonra mutfak dolabının altında küçücük bir parça buldum. Üzerinde mavi çiçeğin yarısı vardı.

Eğilip aldım.

Bir süre avucumda tuttum.

Sonra çöpe atmadım.

Çekmecenin en arkasına koydum.

Nedenini de kimse sormadı.


 

Bu eser sende ne uyandırdı?

Bir duygu seç; yeniden tıklarsan geri alırsın.

Seçkiye ekle Paylaş:

Yorumlar (0)

İlk yorumu sen yaz.

Yorum yapmak için giriş yapın ya da üye olun.