DÖKÜLENLER
DÖKÜLENLER
Babam, hangimizin okuyacağına karar vermek için ablamla benim ellerimizi yan yana koydurdu.
On yaşındaydım. Ablam Gülizar on üçünde. Avuçlarımızı açıp bekledik. Babam önce benim ellerime baktı. Parmaklarım inceydi. Tırnaklarımın kenarında kurşun kalem izleri vardı. Sonra ablamın ellerini çevirdi. Başparmağının dibindeki nasırları yokladı. İşaret parmağında incir sütünden kalma bir yara vardı.
“Gülizar’ın eli işe alışmış,” dedi.
Ablam elini çekmedi. Babam benim avucumu kapattı.
“Sen okuyacaksın.”
O yıl incirler öyle boldu ki dallar meyvenin ağırlığından eğilmiş, bazı ağaçların altına sırık dayamak gerekmişti. Babam her sabah bahçeye çıktığında aynı sözü söylüyordu:
“Allah yüzümüze güldü.”
Fakat ilçedeki okula ikimizi birden gönderecek paramız yoktu. Ablam ilkokulu bitireli üç yıl olmuş, yeniden okula döneceği günü beklemişti. Babam kararını verdiğinde bunu yeniden konuşacağımızı düşünmüştüm. Ablam düşünmemiş.
Babam bahçeye yürüdü. Biz kapının önünde kaldık.
“Gül,” dedim, “istersen bir daha söyleyelim.”
“Neyi?”
“Senin de okumak istediğini.”
Yüzüme baktı.
“Bilmiyor mu sanıyorsun?”
Akşam sofrayı ablam kurdu. Babamın önüne en yumuşak ekmeği koydu. Benim tabağıma peynir doğradı. Kendisi ekmeğin kenarını aldı.
Gece aynı yatakta sırt sırta yatarken uyumadığını fark ettim.
“Gül?”
“Ne var?”
“Seneye sen de gidersin.”
Cevap vermedi. Bir süre sonra yatağın hafifçe sarsıldığını hissettim.
“Niye gülüyorsun?”
“Gülmüyorum.”
Yorganı başına çekti. Ben bir süre daha uyanık kaldım. Sonra uyudum.
Sabah gözlerimi açtığımda ablam yoktu. Bahçeye çıktım. Elinde sepet, ağaçların altındaki incirleri topluyordu. Beni görünce eğildiği yerden doğruldu.
“İçeri git,” dedi. “Kahvaltını hazırladım.”
Annem öldüğünde ben dört, ablam yedi yaşındaydı. Onun nasıl bir anne olduğunu hatırlamıyorum. Yüzünü fotoğraflardan biliyorum. Saçlarını iki yana ayırır, gülümserken dudaklarını birbirine bastırırmış.
Ablam ise annemin ekmeği hangi taraftan kestiğini, çamaşırları ipe nasıl astığını, hasta olduğumuzda alnımıza hangi elini koyduğunu hatırlıyordu.
Bana saç örmeyi ablam öğretti. Çorabım söküldüğünde diker, gece üşüdüğümde yorganımı örterdi. Okula gitmeden önce saçlarımı tararken canımı acıtır, bağırınca tarağı bırakıp gülerdi.
“Annem böyle mi tarardı?” diye sorardım.
“Annemin eli daha hafifti.”
“Sen de hafif tara.”
“Sen de kıpırdama.”
Bir de incir toplamayı öğretti. İnciri dalından sertçe çekersen sapı kopar, beyaz sütü elini yakardı. Hafifçe çevirmek gerekirdi. Olgun meyve insanın avucuna kendiliğinden düşerdi.
“Bak,” derdi, “zorlamayacaksın.”
Ben acele eder, meyveyi parçalar, sonra yanan parmaklarımı ablama gösterirdim. O da ellerimi yıkayıp biraz zeytinyağı sürerdi.
Her hasatta ilk olgun inciri bana verirdi. Bir gün sepetteki iki inciri gösterdim. Biri iri, sarı, yumuşacıktı. Ötekinin bir yanı yarılmıştı.
“Niye hep kötüsünü kendine ayırıyorsun?”
“Bu da güzel.”
“Benimki daha güzel.”
“Öyleyse ye.”
“Sen de güzelinden ye.”
Ablam yarılmış inciri ikiye ayırdı. Bozulmuş kısmını attı, kalanını ağzına götürdü.
“Bak,” dedi, “ne kadar tatlı.”
İnanmadım. Ertesi gün bilerek yarılmış bir incir seçtim. Kötü yerini ayırıp yedim. Gerçekten tatlıydı. Yine de ablamın ertesi sabah bana en güzel inciri uzatmasına engel olmadım.
İlçedeki ortaokula başladığım gün ablam bana lacivert bir çanta verdi. Önünde iki küçük cep vardı. Fermuarlarının uçlarına metal halkalar takılmıştı. Yürürken birbirine çarpıp ses çıkarıyorlardı.
Çantayı omuzlarıma taktı.
“Kitaplarını dik koy,” dedi. “Köşeleri kıvrılmasın.”
Her gün okuldan döndüğümde çantamı kapının yanına atardım. Ablam yerden alıp duvardaki çiviye asardı.
Bir gün yine kızdı.
“Fermuarını bozmuşsun.”
“Bozulursa yenisini alırız.”
“Her şeyin yenisi alınmıyor.”
Canım sıkıldı.
“Bir çantayı da başıma kakma!”
Ablam sustu. Çantamı yerden aldı. Kopan fermuar halkasını parmaklarının arasında çevirdi. Sonra hiçbir şey söylemeden mutfağa gitti.
O akşam benimle konuşmadı. Ertesi sabah uyandığımda önlüğüm ütülenmişti. Çantamın fermuarına küçük bir ip bağlanmış, kitaplarım yerleştirilmişti.
Ablam bahçedeydi. Gidip özür dilemedim. Nasıl olsa akşam yine orada olacaktı.
Ortaokulun ikinci yılında bir kompozisyon yarışması kazandım. Konu, büyüyünce ne olmak istediğimizdi. Öğretmen olacağımı yazmıştım.
Öğretmenim yazımı okul panosuna astı. Bütün sınıfın önünde beni kutladı. Eve dönerken koşmaktan ayakkabılarımın içine toprak doldu.
“Gül! Birinci oldum!”
Ablam avluda incir kurutuyordu.
“Neyde?”
“Yazı yarışmasında.”
Kâğıdı uzattım. Elini önlüğüne silip aldı. Bir süre okudu.
“Güzel yazmışsın.”
“Sesli okusana.”
“Sen oku.”
“Niye?”
“Yazanın sesinden dinleyeyim.”
Yanına oturdum. Okudum.
Büyüdüğümde çocuklara kitap okumayı, yazı yazmayı öğreteceğimi anlatmıştım. Kendi sınıfımın penceresinden ağaçlar görünsün istiyordum. Çocuklar teneffüste dışarı çıkıp oynayacaktı.
Bitirdiğimde ablamın elindeki incirleri çevirmeyi bıraktığını gördüm.
“Güzelmiş,” dedi.
“Sen öğretmen olsaydın hangi dersi anlatırdın?”
“Türkçe.”
Hiç düşünmeden söylemişti.
“Neden?”
“Kitapları seviyorum.”
“Bizim evde kitap yok ki.”
“Senin var.”
Bir süre sustuk. Sonra ayağa kalkıp kuruyan incirleri toplamaya başladı.
“Ben de çocukların yazdıklarını okumak isterdim,” dedi.
O akşam ona okuldan getirdiğim bir hikâye kitabını verdim. Birkaç gün sonra geri getirdi.
“Sevdin mi?” diye sordum.
Başını salladı.
“En çok hangi yerini?”
Kitabı açtı. Sayfaların arasında ince bir incir yaprağı vardı. Bir yere koymuş, sonra unutmuştu.
Bir paragraf gösterdi. Orada, uzağa gitmek isteyen küçük bir kızın hikâyesi anlatılıyordu.
“Burayı,” dedi.
“Neden?”
“Bilmem. Güzel.”
Kitabı geri aldım. İncir yaprağını sayfaların arasında bıraktım.
Yıllar geçti. Ben üniversiteyi bitirdim, öğretmen oldum. Ablam evlendi.
Babam öldüğünde incir bahçesini ona bıraktı. Ablam tapuyu aldı, katlayıp sandığına koydu. O günün akşamında yine bahçeye çıktı.
Yedi yıl sonra kocasını kaybetti. Kızı Deniz dört yaşındaydı. Ablam o günden sonra bir daha evlenmedi.
Bahçeye baktı. İncir topladı, kuruttu, sattı. Deniz’in okul masraflarını karşıladı. Akşamları kızının ödevlerine yardım etti.
Ben yaz tatillerinde yanlarına giderdim. Deniz küçükken bahçedeki taşlardan evler yapardı. Duvarlarını yassı taşlarla örer, çatılarının üzerine kiremit parçaları koyardı.
Bir gün yaptığı evi gösterdi.
“Burası annemin odası.”
“Seninki nerede?”
“Benimki başka evde.”
“Neden?”
“Ben büyüyünce kocaman bir ev yapacağım.”
“Anneni almayacak mısın?”
Bir süre düşündü.
“Alırım. İsterse.”
Güldüm. Ablam birkaç adım ötemizde incir topluyordu. Deniz’in sözlerini duymuştu. Başını kaldırıp bize baktı. Sonra işine döndü.
Deniz on sekiz yaşında İstanbul’da mimarlık kazandı. Haberi duyduğumda sevinçten yerimde duramadım.
Ablamı aradım.
“Gül, Deniz başarmış!”
“Biliyorum.”
“Ne güzel değil mi?”
“Güzel.”
“Sesi niye böyle çıkıyor senin?”
“Nasıl çıkıyor?”
“Sevinmedin mi?”
“Sevindim.”
“İstanbul’a gidiyor kızın.”
Telefonun öbür ucunda bir sessizlik oldu.
“Gitmeyecek,” dedi.
Önce yanlış duyduğumu sandım.
“Ne demek gitmeyecek?”
“Burada kalacak.”
“Ama Gül, istediği bölüm orada.”
“Biliyorum.”
“Burs da kazanmış.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse?”
Sesi değişti.
“Ben ne yapacağım?”
Bir süre konuşamadım.
“Gül…”
“Akşamları o evde kiminle konuşacağım?”
Ertesi gün köye gittim. Ablam bahçedeydi. Saçları beyazlamış, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Yine de incir koparırken parmakları çocukluğumuzdaki gibi dikkatliydi.
“Deniz’le konuşmamız gerek,” dedim.
“Konuşacak bir şey yok.”
“Okuluna gidecek.”
“Gitmeyecek.”
“Elinden bunu alamazsın.”
Ablam elindeki inciri kasaya bıraktı.
“Benim kızım.”
“Biliyorum.”
“Onu ben büyüttüm.”
“Biliyorum.”
“Bilmiyorsun.”
Yüzüme baktı.
“Sen yılda bir ay geldin. Beraber gezdiniz, güldünüz. Sonra çekip gittin. Ben burada kaldım. Ateşlendiğinde başında ben bekledim. Geceleri korktuğunda yanında ben yattım.”
Sustum.
“Bütün bunları kendi başıma yaptım.”
“Biliyorum, Gül.”
“Bildiğin için kolay konuşuyorsun zaten.”
O anda çocukluğumuzdaki hasat sabahı geldi gözümün önüne. Babamın ellerimizi çevirdiği an. Ablamın nasırları. Kapanan avuçları.
“Babam gibi davranıyorsun,” dedim.
Ablamın yüzü değişti.
“Ne dedin?”
“Beni duydun.”
Bir süre kıpırdamadan durdu. Sonra başındaki yazmayı gevşetti.
“Babam seni okuttu,” dedi. “Ben bahçede kaldım.”
“Evet.”
“Sen okula gittin, ben çalıştım. Sen üniversite kazandın, ben çalıştım. Sen öğretmen oldun, ben yine çalıştım.”
“Gül…”
“Şimdi bana babam gibi olduğumu söylüyorsun.”
Sesini yükseltmemişti. Keşke yükseltseydi. Yaklaşmak istedim. Bir adım geri çekildi.
“Sen hiç dönüp bana ne istediğimi sordun mu?”
“Çocuktum.”
“Ben de çocuktum!”
Ağaçların arasında sesi dağıldı. İkimiz de sustuk.
Sonra ablam önlüğünü çözüp yere bıraktı.
“Sen gittin,” dedi. “Ben burada kaldım. Bir gün bile sana neden gittin demedim.”
Gözleri dolmuştu.
“Şimdi Deniz de gidiyor.”
“Gül, Deniz’in seni bırakması değil bu.”
Başını eğdi.
“Biliyorum.”
Bir süre sonra yeniden konuştu.
“Bilmek yetmiyor.”
Deniz’i odasında buldum. Valizi açıktı. Birkaç elbise yerleştirmiş, sonra çıkarmıştı. Masanın üzerinde üniversite belgeleri duruyordu.
“Annem izin vermiyor,” dedi.
“Biliyorum.”
“Ben de gitmeyeceğim.”
Yanına oturdum.
“Sen ne istiyorsun?”
Başını eğdi.
“Gitmek.”
Kelimeyi söyler söylemez ağlamaya başladı. Kollarımı omuzlarına doladım.
“Annem burada tek kalacak,” dedi.
“Evet.”
“Akşamları korkuyor. Geçen kış hastalandığında üç gece başında bekledim. Ben olmazsam kim bakacak?”
“Ben geleceğim. Komşular var. Bir yolunu buluruz.”
“Sen hep burada olmayacaksın.”
“Haklısın.”
Yüzüme baktı.
“Annem beni affetmezse?”
Ona boş bir güvence vermek istemedim.
“Bilmiyorum,” dedim.
Deniz gözyaşlarını sildi. Bir süre sonra kayıt belgelerini eline aldı. Buruşmuş köşelerini düzeltti.
Gece ablamı bahçede buldum. El fenerini bir dala asmış, dökülen incirleri topluyordu.
“Gül, sabah yaparsın.”
“Sabah tüccar gelecek.”
Yanına çömeldim. Bir incir aldım. Sapından çevirmeye çalıştım.
“Yanlış,” dedi.
Gülümsedim.
“Kırk yıldır öğrenemedim.”
Elimden aldı.
“Bak, buradan tutacaksın.”
Parmaklarımı kendi parmaklarının arasına yerleştirdi. İnciri birlikte kopardık. Sonra bir tane daha. Bir süre hiç konuşmadık.
“Deniz doğduğunda,” dedi ablam, “elini ilk kez avucuma koydular.”
Dinledim.
“Parmaklarını saydım. Beş tane bir elinde, beş tane ötekinde.”
Hafifçe güldü.
“İnsan biliyor beş tane olduğunu. Yine de sayıyor.”
Sepetin kenarına oturdu.
“Babası öldükten sonra geceleri yanıma gelirdi. Elimi tutmadan uyumazdı. Sabah olduğunda parmaklarımız birbirine dolanmış olurdu.”
Bir süre sustu.
“Bir gece uyandım. Yanımda yoktu.”
Elini önlüğüne sildi.
“Kendi yatağına gitmiş. Sabah bana, ‘Anne, artık büyüdüm,’ dedi.”
Ablam başını kaldırıp evin ışığına baktı.
“O gece ben uyuyamadım.”
Yanına oturdum. Omuzlarımız birbirine değiyordu.
“Deniz gidince odasını ne yapacağım?” diye sordu.
“Olduğu gibi bırakırsın.”
“Kapısını kapatırsam evin yarısı kapanacak.”
Başını omzuma yasladı. Çocukluğumuzdan beri ilk kez böyle oturuyorduk.
“Ben kızımı okutmak istemiyorum sanıyorsun,” dedi.
“Hayır.”
“İstiyorum.”
“Biliyorum.”
“Gitmesini de istiyorum.”
Yüzünü bana çevirdi.
“Ama bazen gitmesin diye dua ediyorum.”
Sesi titredi.
“Sonra kendimden utanıyorum.”
Gözlerim doldu. Ablam yüzüme baktı.
“Sen niye ağlıyorsun?”
Cevap veremedim. Elini kaldırıp yanağımı sildi. Çocukken yaptığı gibi.
Ertesi sabah Deniz’in odasından sesler geldi. Ablam valizin başında duruyordu.
“Kalın hırkanı da koy,” dedi.
Deniz annesine baktı.
“Anne…”
“İstanbul’ın ayazını bilmezsin.”
Deniz ağlamaya başladı. Ablam elbiseleri valize yerleştirmeyi sürdürdü.
“Ağlama,” dedi. “Daha gitmeden başladın.”
Bir süre sonra kızını kendine çekti. İkisi uzun uzun sarıldı.
Ben kapının önünde bekledim. Ne söylediklerini duymadım. Zaten her şeyin duyulması gerekmiyordu.
Otobüsün kalkacağı sabah ablam erkenden uyandı. Mutfakta hamur açtı. Deniz’in sevdiği peynirli böreklerden yaptı. Yanına bir kavanoz reçel koydu.
Sonra bahçeye çıkıp küçük bir sepet incir topladı.
“Bunların hepsini ne yapacak?” diye sordum.
“Arkadaşlarına verir.”
“Bu kadarını taşıyamaz.”
“Taşır.”
Sepeti bir bezle örttü.
Otogara birlikte gittik. Deniz valizini bagaja verdi. Annesine sarıldı.
Ablam kızının saçlarını düzeltti.
“Paran var mı?”
“Var anne.”
“Telefonun şarjı?”
“Dolu.”
“Varınca haber ver.”
“Veririm.”
Otobüs şoförü yolcuları çağırdı. Deniz merdivenlere yöneldi.
Ablam arkasından seslendi.
“Kızım!”
Deniz döndü. Ablam çantasından küçük bir mendil çıkardı. İçine tek bir taze incir koymuştu.
“Bunu unuttun.”
Deniz gülümsedi.
“Anne, koca sepet verdin.”
“Bu başka.”
“Niye?”
Ablam inciri kızının eline bıraktı.
“İlkini sen ye istedim.”
Deniz yeniden sarıldı. Otobüse bindi. Cam kenarına oturdu, el salladı.
Ablam da elini kaldırdı. Otobüs hareket edince birkaç adım peşinden yürüdü. Sonra durdu.
Ben yanına gittim. Elini tuttum. Önce fark etmedi. Sonra parmaklarını benimkilerin arasına geçirdi.
Otobüs gözden kayboldu. Bir süre daha orada durduk.
Eve döndüğümüzde akşam olmak üzereydi. Bahçenin üzerinde turuncu bir ışık vardı. İncirlerin bir kısmı toplanmış, bir kısmı dallarda kalmıştı.
Ablam kapıda durdu.
“Bir sürü incir dökülecek.”
“Yarın toplarız.”
“Sabaha hepsi ezilir.”
“Birazı da kuşların olsun.”
Bana baktı. Sonra başını salladı.
“Öyle olsun.”
Eve girdik. Deniz’in odasının kapısı açıktı. Yatağı düzeltilmiş, masasının üzerindeki kitaplar kaldırılmıştı. Duvara astığı çizimlerden biri eğilmişti.
Ablam içeri girip çizimi düzeltti. Sonra pencereyi açtı.
“Biraz hava girsin.”
Ben mutfakta çay koyarken ablam seslendi.
“Deniz, çayı koy kızım.”
Elim çaydanlığın sapında kaldı. Cevap gelmedi.
Ablam bir süre bekledi. Sonra başını kaldırdı.
“Unuttum,” dedi.
Çaydanlığa su doldurdum. İki bardak çıkardım.
Ablam masaya oturdu. Deniz’in sandalyesini kendine doğru çekti, sonra geri itti.
“Çocuk acıkmıştır.”
“Yolda yemek yer.”
“Sevmez yol yemeklerini.”
“Yanına börek koydun.”
Hatırladı.
“Doğru.”
Çayı doldurdum. Bahçeden bir incirin toprağa düşüşü duyuldu.
Ablam başını pencereye çevirdi. Bir süre dışarı baktı. Sonra çayından bir yudum aldı.
“Senin ilk okul çantanı hatırlıyor musun?” diye sordu.
“Lacivert olanı mı?”
“Evet.”
“Hatırlamaz mıyım? İki cebi vardı.”
Gülümsedi.
“Fermuarlarını durmadan açıp kapatırdın.”
“Sen de kızardın.”
“Bozulacak diye korkardım.”
“Babam almıştı.”
Ablam başını iki yana salladı.
“Ben almıştım.”
Şaşırdım.
“Sen mi?”
“Evet.”
“Parayı nereden bulmuştun?”
“İncir kuruttum. Birkaç kilo ayırıp pazarda sattım.”
Yüzüne baktım.
“Babam bilmiyor muydu?”
“Bilmesin istedim.”
“Neden?”
“Satılan incirlerin parasını borca ayırıyordu.”
Sustum.
Ablam çayından bir yudum daha aldı.
“Sen çanta istiyordun.”
Birden, kırk yıl önce babamın karşısında ellerimizi yan yana açtığımız sabahı hatırladım. Ablamın nasırlarını. Benim kurşun kalem lekelerimi. Babamın avucumu kapatışını. Ablamın ise ellerini kendi kendine kapatışını.
O ellerle topladığı incirlerin bana bir okul çantası olduğunu bilmiyordum.
“Ben sana teşekkür bile etmemişim,” dedim.
Ablam şaşırdı.
“Ne teşekkürü?”
“Çanta için.”
Gülümsedi.
“Güle güle taşıdın ya.”
Gözlerim doldu.
“Gül…”
“Ne oldu?”
“Ben…”
Söyleyemedim. Ablam elini uzatıp benim elimi tuttu.
“Bırak,” dedi. “Geçti.”
İlk kez ona inanmak istemedim. Çünkü bazı şeyler geçmiş olsa da bitmiyordu.
Tam o sırada telefon çaldı. Deniz’di.
Ablam telefonu açtı.
“Kızım?”
Bir süre dinledi.
“Yol nasıl? Üşüdün mü? Böreğini yedin mi?”
Sonra güldü.
“Birini bile yememişsin demek!”
Deniz’in sesini ben de duyuyordum. Bir şeyler anlatıyor, arada gülüyordu.
Ablam gözlerini kapatıp dinledi.
“İyi,” dedi. “Kendine dikkat et. Varınca yine ara.”
Telefon kapandığında bir süre ekrana baktı.
“Ne dedi?” diye sordum.
“İnciri arkadaşına vermiş.”
“Niye?”
“Arkadaşı hiç taze incir yememiş.”
Bir an sustu.
“Beğenmiş mi?”
Ablam gülümsedi.
“Sevmiş.”
Bahçeden bir incir daha düştü. Ablam pencereye baktı.
“Yarın erkenden toplarız,” dedi.
Sonra kendi kendine güldü.
“Yok. Yarın biraz uyuyalım.”
Çaylarımızı bitirdik. Gece odalarımıza çekilirken ablam Deniz’in terliklerini gördü.
Kapının önünde duruyorlardı. Biri yan yatmış, diğeri duvara yaslanmıştı.
Eğilip ikisini yan yana getirdi. Sonra bir süre öyle kaldı.
“Gül,” dedim.
Başını kaldırdı.
“Ne var?”
“Gel, yat artık.”
“Geliyorum.”
Odama geçtim.
Işığı söndürmeden önce kapı aralığından baktım. Ablam hâlâ eşikteydi.
Terliklerin yanına çömelmiş, ellerini dizlerine koymuştu.
Başını kaldırıp karanlık bahçeye baktı.
Sonra, çocukken her gece yorganımı örterken söylediği sözleri fısıldadı.
“Üşüme kızım.”
Yorumlar (0)
İlk yorumu sen yaz.